Vahyin İnişinin Niteliği

Vahyin İnişinin Niteliği

Hz. Resulullah (s.a.a) yüce Allah’tan direkt vahiy aldığı zaman, kendisinde büyük bir ağırlık hissederdi.

Hz. Resulullah (s.a.a) yüce Allah’tan direkt vahiy aldığı zaman, kendisinde büyük bir ağırlık hissederdi, bu ağırlıktan dolayı bedeni ateş gibi yanmaya başlar, alnından ter boşalırdı ve eğer ata yahut deveye binmiş olsaydı hayvanın beli eğilir, nerdeyse yere yapışacak gibi olurdu. Hz. Ali (a.s) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

“Maide süresi nazil olduğunda Peygamber Şehba adında bir katıra binmişti. Vahyin nazil olması Allah Resulüne büyük ağırlık yaptı öyle ki katır durdu, yavaş yavaş yere yaklaşıyordu ve nerdeyse göbeği yere değecekti. Peygamber halsiz düştü ve elini bir ashabının omzuna koyarak tutundu.” [1]

İbade b. Samet ise şöyle diyor: “Peygamber’e vahiy nazil olduğu zaman yüzü büzüşür, rengi değişirdi, sonra başını yere doğru eğerdi, bunu gören sahabe de başını yere eğerdi.” [2] Peygamber efendimize vahiy nazil olduğu zaman niçin böyle şeylerin olduğunu biz bilemeyiz; zira daha önce dediğimiz gibi vahyin niteliğini bilmemekteyiz.

Tarih boyunca bazı kötü niyetli insanlar yalanlar, esassız hikâyeler ve kurgular düzenleyerek çok önemli temellerden biri olay vahyi, yanlış bir şey olarak göstermeye çalışmışlardır. Özellikle de Peygamber efendimizin vahiy alması hakkında birçok uydurmaca olay nakledip, söylenti çıkarmışlardır. Öncelikle bu uydurmalar sonucunda oluşacak şüphelerin oluşmaması için konuya iki soruyla giriş yapacağız:

1- Acaba Allah Resulü (s.a.a) peygamberliğinin ilk dönemlerinde yanılgıya kapılarak kendisine gelen hakkında kaygı ve şüpheye düşebilir mi?

2- Acaba şeytan bazen vahye karışabilir ve kendi vesveselerini vahiy niteliğinde peygambere aktarabilir mi?

Masum imamlar ve Resulullah’ın tertemiz Ehlibeyt’inin öğretilerine göre bu iki sorunun cevabı olumsuzdur. Allah Resulü yakinin en son derecesindeydi, hiçbir zaman mübarek kalbine şek ve şüphenin girmesine imkân yoktu ve Onun için neyin vesvese olduğu gün gibi aşikârdı, şeytan hiçbir zaman ona dehalet edemezdi. Bu Ehlibeyt mektebinin kesin inancıdır, fakat Ehlibeyt öğretilerinden kendilerini mahrum bırakan Ehl-i hadisler her iki soruya da olumlu cevap vermişlerdir. Hatta bu konuyla alâkalı bir takım sözde hadislerde getirmişlerdir, öyle ki bu hadisler, peygamberliğin ismetiyle uyuşmamakta ve nübüvvetin temellerini sarsmaktadır.

Şimdi Ehl-i hadisin rivayetlerinde geçen, vahiy hakkındaki uydurmalardan ikisini örnek olarak getirelim ve sonrasında aklî-nakli delillerle yalan olduklarını ispatlayalım:

1- Varaka b. Nevfel Yalanı

Varaka, Peygamber’in zevcesi olan Hz. Hatice’nin amcasının oğluydu, okuma yazması olan ve biraz da geçmiş peygamberler tarihini bilen kimseydi. Hakkında şöyle denilmiştir: “O İslam peygamberinin tedirginliğini (peygamberliğinin ilk döneminde) gideren kimseydi.” [3] Buhari, Müslim, İbn Hişam ve Taberi olayı şöyle anlatmaktadırlar:

“Hz. Muhammed Hira mağarasında ibadetle meşgul idi, tam bu esnada bir ses işitti, başını kaldırdı ve karşısında çok korkunç bir varlıkla karşılaştı. Korkarak başını diğer yönlere çeviriyordu, ama hangi tarafa çevirse karşısında onu görüyordu, öyle ki bütün gökyüzünü kaplamıştı. Yaşamış olduğu bu korkuyla bayıldı ve saatlerce öylece baygın kaldı. Hatice, Hz. Muhammed’in eve geç kalmasıyla endişelenmeye başladı birini onu bulması için gönderdi, fakat bulamadan geri gelmişti. Peygamber bir süre sonra kendisine geldiğinde korkarak, kendisini kaybetmiş bir halde eve geldi. Hatice: Sana ne oldu böyle? diye sordu. Dedi ki: Korktuğum şey başıma geldi, sürekli delirmekten korkuyordum ve en sonunda delirdim galiba!

Hatice: Böyle kötümser olma, sen kendini Allah’a adamış birisin ve Allah seni yalnız bırakmaz, kesinlikle gelecek çok daha aydınlık olacaktır, dedi. Sonra Hatice Peygamber’i alarak amcası oğlu olan Varaka’nın evine götürdü, Peygamber başından geçenleri ona anlattı, O da Peygamber’e bazı sorular sordu, sonrasında şöyle dedi: Üzülüp endişelenme, bu Musa’ya gönderilen yüce Allah’ın mesajcısıdır, şimdi de sana gönderildi ve sana nübüvveti müjdelemektedir. Bu sözlerden sonra Peygamber sakinleşti ve şöyle buyurdu: Şimdi peygamber olduğumu anladım!” [4]

Bu ve bunun gibi onlarca yalan, yanlış hikâyeler Müslüman gözüken İslam düşmanları tarafından uydurulmuştur. Özellikle de İslam’ın birinci ve ikinci asırlarında halkı oyalayıp, doğrulardan uzaklaştırıp ve inançlarında zayıf olmalarını sağlamak için bu tür yalan olaylar çokça kurgulanmıştır. Ne yazık ki son zamanlarda da bu tür yalan hikâyelerin yeniden gündeme getirildiğini görmekteyiz, Salman Rüştü gibi mürtet birisi İslam’ın temellerinin ne kadar asılsız olduğunu göstermek için Şeytan Ayetleri kitabını yazmıştır.

Hz. Resulullah (s.a.a) gibi en üstün mükemmelliklere ulaşan ve günler öncesinden nübüvvet müjdesini tüm benliğiyle hisseden birisi, nasıl olur da bu gerçeklerin farkına varamaz. Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberliğe seçilmeden önce bile insanların en akıllısı ve en üstünüydü; “Yüce Allah Muhammed’in kalbini en üstün kalp olarak gördü ve sonra onu peygamberliğe seçti.”

Böyle mükemmel bir insan nasıl olur da vahiy meleği geldiğinde korkabilir, kendisi hakkında kötü düşünmeye başlar, sonra bir kadının tecrübesi ve bilgisiz bir adamın sorularıyla peygamber olduğunun farkına varabilir. Anlatılan bu yalan olay, nübüvvet makamıyla uyuşmadığı gibi Kur’an’ın açık ayetleri ve masumların hadisleriyle de çelişmektedir. Şimdi bazı büyük düşünürlerin görüşlerini aktardıktan sonra bu olayın yalan olduğuna dair delilleri getirelim:

Kadı İyaz [5] (ö:544 h.) Peygamber’e vahiy gelmesinin her türlü şüphe ve kaygıdan uzak olduğuna değindikten sonra şunları yazmaktadır: Hiçbir zaman ve hiçbir şekilde şeytan melek görünümüne girerek Peygamber’i kandıramamıştır. Peygamberimizin kendisine olan güveni, kararlılığı ve sakin durumu, peygamberliğinin bir mucizesi olarak değerlendirilmelidir. Evet, Peygamber (s.a.a) kendisine gelenin vahiy meleği ve bildirilenin de vahiy olduğu hususunda asla şekke kapılmaz. İlâhî hikmet gereği her şey onun için açıktır, neyin ne olduğunu en iyi şekliyle O bilir ki, böylece Allah’ın sözleri yerini bulsun.

“Rabbinin sözü doğruluğun ve adaletin doruğuna erdi. O’nun sözlerini hiçbir güç değiştiremez. O her şeyi işitir ve bilir.” [6]

Emin’ül İslam Tabersi de, Peygamber’in vahiy yoluyla insanları hidayet edebilmesi için, vahyin alim ve aktarım aşamalarında her türlü hatadan ve yanlışlıktan masum olması gerektiğini söylemektedir. Merhum Tabersi, Muddessir suresinin tefsirinde şunları yazmaktadır: Hiç şüphesiz yüce Allah vahiy gönderdiği her peygamberine, gönderilenin kesinlikle Allah tarafından geldiğini anlayacak kesin deliller göstermektedir. Peygamber de bu deliller sayesinde kendisine gelen vahiy hakkında asla şüphe etmezler. Hiçbir zaman korkmaz, kaygılanmaz, tedirgin olup, titreyip, bayılmazlar. [7]

Kur’an-ı Kerim de bunu açıkça buyurmaktadır, yani peygamberler ulaşmış oldukları üstün kemaller ve Allah’ın göstermiş olduğu açık deliller sayesinde vahiy hakkında şüphe etmez, korkmaz ve üzülmezler. Hz. Musa, peygamberliğe seçildiğinde yüce Allah’ın özel lütfüne mazhar olarak Allah tarafından şöyle vahiy aldı:

“Musa ateşin yanına gelince: Ey Musa! Diye seslenildi: Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim! Hemen pabuçlarını çıkar; çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın! Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver. Şüphesiz
ben Allah’ım, benden başka tanrı yoktur; bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl.”[8]

Sonra Hz. Musa’ya elinde bulunan asasını yere atması emredilir: “Asanı at! Musa (asayı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı.” Korkup kaçması dolayısıyla yüce Allah tarafından şöyle uyarıldı: “Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.” [9] Bu şekilde en ufak bir korku halinde bile, Allah’ın yardımı peygamberine ulaşarak onu her türlü korkudan kurtarmıştır. Bu bütün peygamberler için geçerli olan genel bir kanundur, kim Allah’ın huzuruna kabul edilme gibi üstün makama ulaşırsa, hiçbir zaman hiçbir şeyden korkmaz; zira Rabbin huzur veren atmosferinde bulunmaktadır.

Hz. İbrahim de aynı şekilde kesin bir yakin ve sakinliğe ulaşsın diye gözünden perdeler kaldırılmış, bu şekilde de melekût âleminin gerçekleri ona gösterilmişti:

“İşte böyle İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakin sahiplerinden olsun.” [10]

Yukarıdaki ayetlerden açıkça anlaşıldığı üzere peygamberler açık bir düşünceye, şüphesiz bir inanca sahiplerdi, bununla beraber daha fazla yakine ulaşsınlar diye yerlerin ve göklerin melekûtu onlara gösterilmiştir. Acaba tüm peygamberlerin en üstünü olan Hz. Muhammed (s.a.a) bu genel kanundan istisnamıydı ki yalnız bırakılsın, kendisine gelene kaygıyla baksın, korkup titresin ve kendisi hakkında kötü düşünmeye başlasın?! Yüce Allah vahiy esnasında Hz. İbrahim’e ve Hz. Musa’ya yardım ederek korkmalarını engellemişti, acaba Hz. Muhammed (s.a.a) makam yönünden onlardan daha mı aşağı ki Allah’ın yardımından mahrum kaldı? Tâbii ki hayır; çünkü O tüm insanların en üstünüydü, tüm eksik sıfatlardan uzak mükemmel bir varlıktı, yüce Allah onu bebeklikten yetiştirmişti. Hz. Ali (a.s) buyuruyor: “Allah-u Teâlâ bir meleği gece gündüz Peygamberle ilgilenip, Onu insanî mükemmelliklere ulaştırması için görevlendirmişti.” [11]

Bu ve buna benzer birçok sahih hadis bulunmaktadır. Varaka olayının nasıl büyük bir yalan olduğu yukarıda özetle açıklandı, buna ek olarak şu eleştirileri de yapabiliriz:

1- Bu olayın nakli, sened açısından olayı ilk canlı yaşayan kimseye ulaşmamaktadır. Dolayısıyla hadis ilminde bu tür rivayetler “mursele” olarak kabul edilir ve itibarı yoktur.

2- Bu olay değişik kitaplarda çok farklı şekillerde anlatılmaktadır, farklılığın bu kadar çok olması yalan olduğunu gösterir. Örneğin bir nakle göre Hz. Hatice’nin kendisi yalnız başına Varaka’nın yanına gitti, ikinci nakle göre Peygamber’le beraber gitti, üçüncüye göre Varaka’nın kendisi Peygamber’i tavaf esnasında gördü, ona sorular sorduktan sonra peygamber olduğunu söyledi ve dördüncü nakle göre ise Ebubekir Hz. Hatice’ye gelerek Peygamber’i Varaka’nın yanına götürmesi gerektiğini söyledi. Görüldüğü gibi olay, o kadar fazla değişik şekillerde anlatılmaktadır ki okuyucu hangisine inanacağını bilmemektedir, bu da böyle bir olayın yalan olduğunu gösterir.

3- Bu olayın çoğu nakillerinde, Varaka’nın Hz. Peygamber’in nübüvvetini müjdeledikten sonra şöyle dediği geçmektedir: “Eğer onun peygamberlik dönemini görecek olursam kesinlikle ona iman eder, yardım da bulunurum.” Hatta ünlü tarihçilerden olan Muhammed b. İshak Varaka’nın sonraları iman ettiğini gösteren bir şiirini nakletmektedir. [12] Oysaki Varaka hiçbir zaman Peygamber’e iman getirmedi ve kâfir olarak öldü. İbn Abbas bir hadisinde diyor ki: “Varaka Hıristiyan olarak öldü.” İbn Cevzi onun fetret döneminde (nübüvvetin ilk üç yılı) Müslüman olmadan öldüğünü yazmaktadır.[13] İbn Asakir, “Onun Müslüman olduğunu söyleyeni tanımıyorum” demekte ve İbn Hacer, İbn Bekkar’ın tarihinden şöyle nakletmektedir: “Kureşliler, Bilal Müslüman olduğu için ona işkence yapıyorlardı, o sürekli ‘Allah tekdir’ diyordu ve Varaka da oradan geçerek bu olan biteni seyrediyordu, acaba niçin hiçbir zaman Müslüman olmadı?” [14]

Tüm bunlar bu olayın sadece bir kurgudan ve yalan haberden ibaret olduğunu göstermektedir. Sonuçta bu tür yalan haberler, Peygamber ve vahiy hakkında çok yanlış inançların oluşmasına neden olmaktadır ve bunun da nedeni Ehlibeyt’in kültür ve öğretilerinden mahrum olunmasıdır; çünkü rivayetlerin naklinde masum imamlardan başkasına sarılmak insanı yanlışlığa itecektir.

2- Garanik Yalanı (Şeytan Ayetleri)

Vahiy ve nübüvvete olan doğru inanışı sarsmak amacıyla uydurulan yalan olaylardan bir diğeri ise garanik yahut günümüzde şeytan ayetleri olarak bilinen yalanlardır. Olayı şöyle anlatmaktadırlar:

“Allah Resulü (s.a.a) sürekli olarak kavmiyle arasının açılmasından rahatsızdı ve Kureyşle yeniden birlik içerisinde olmak istiyordu. Gene bir gün Kâbe’nin kenarında oturmakta ve bu konu hakkında düşünmekteydi. O esnada Peygamber’e Necm süresi nazil oldu ve Peygamber nazil olduğu gibi okumaktaydı: “Battığı zaman yıldıza andolsun; arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır, Kendiliğinden konuşmaz da, şüphesiz o Ona indirilen vahiyden başka değildir ve güçlü olan ona öğretti…” Necm suresinin bu ayetlerini okuyordu, öyle ki şu ayete geldi: “Siz de gördünüz değil mi Lat ve Uzza’yı Ve üçüncü (put) olan Menât’ı?...” [15] Resulullah (s.a.a) tam bu ayeti okuduğu sırada, şeytan Peygamber’in farkına varmayacağı bir şekilde diline şöyle getirtti: “İşte bunlar yüce garaniklerdir [16]ve yardım ancak onlardan umulur.”

Allah Resulü, farkında olmadan bunları söyledikten sonra diğer ayete devam etti. Peygamber’in putları öven bu sözlerini duyan müşrikler de sevinerek, Müslümanlarla barışmak, onlarla kardeş olmak istediler. Sevinçleriyle bu olayı çok olumlu ve kendileri açısından faydalı bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirdiler. Bu haber Habeşistan’a ulaştı. Kureyş’in zulüm ve baskılarından dolayı oraya göç eden Müslümanlar bu haberi aldıktan sonra Mekke’ye geri dönüp, Mekke müşrikleri ile kardeşçe ve barış içinde yaşamlarını sürdürdüler. Peygamber (s.a.a) herkesten daha fazla bu durumdan ve anlaşmadan memnun kalmıştı. Akşamüstü eve dönünce Cebrail gelip kendisine Necm suresini okumasını istedi. Allah Resulü (s.a.a) sureyi baştan okuyup sözü edilen cümlelere gelince birden bire Cebrail kendisine bağırdı ve, “Sus bu dilinde dolaştırdığın da nedir?” dedi. Bu sırada Peygamber (s.a.a) hatasını fark etti ve işin içinde bir hilenin olduğunu ve şeytanın kendi cümlelerini ona telkin ettiğini anlamış oldu! Resulullah çok üzülmüştü, nasıl böyle bir hata yaptığını bir türlü anlayamıyordu, öyle ki artık canından ve her şeyden bıkmıştı, şöyle diyordu: “Neydi ben yaptım, Allah’a yalan isnad ettim ve onun söylemediği bir şeyi söyledim, bu ne acı verici bir durum.” [17]

Konu ile ilgili zikredilen bazı rivayetlere göre ise Hz. Muhammed (s.a.a) Cebrail’e şöyle dedi: “Bu iki ayeti bana okumam için söyleyen, aynen sana benziyordu.” Cebrail de şöyle cevap verdi: “Hayır, Allah’a sığınırım, böyle bir şey asla olmamıştır.” Bundan sonra Hz. Resulullah’ın üzüntüsü kat kat arttı ve kederi öldürücü bir hal aldı. Öyle ki dediklerine göre bu durum karşısında yüce Allah şu ayetleri indirdi:

“Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin. İşte o zaman sana, hayatın da, ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.” [18]

Bu ayetler Peygamber’in (s.a.a) üzüntüsünü daha da bir arttırdı, tüm benliğini sürekli bir üzüntü, keder ve gam sarmıştı, sonunda yüce Allah lütufta bulunarak Peygamber’i (s.a.a) rahatlatmak için şu ayetleri indirdi:

“(Ey Muhammed!) Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini (lâfız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [19]

Bu ayetin nüzulünden sonra Hz. Muhammed (s.a.a) rahatladı ve üzüntüsü geçti.” [20]

Bu gibi saçma ve uydurma yalan haberleri hiçbir araştırmacı İslam âlimi kabul etmemiş ve hepsi bu hikâyeyi bir saptırma olarak nitelemişlerdir. Kadı İyaz bu hususta şöyle diyor: “Bu hadis hiçbir Sihah’ta nakledilmemiştir, güvenilir ve sika olan bir tek ravi bu hadisi nakletmemiştir. Zaten rivayetin sağlam ve muttasıl bir senedi de bulunmamaktadır. Yalnızca yüzeysel düşünen bazı müfessirler ile doğruyu yanlıştan, sahihi sahih olmayandan ayırt edemeyen ve her türlü tuhaf haberleri toplama merakı olan bazı tarih yazarları bu hikâyeyi nakledip elden ele dolaştırmışlardır. Evet, Kadı Bekir b. Ala ne kadarda doğru söylemiştir; maalesef Müslümanlar böylesi ilginç haberleri toplama merakı olanlar yüzünden, senedi zayıf ve metni saçma sapan olan bir uydurma hikâye ile karşı karşıya kalmışlardır.” [21]

Ebu Bekr b. Arabî diyor ki: “Taberi’nin bu hususta rivayet ettiklerinin tümü batıldır ve asla esası yoktur.” [22] Muhammed b. İshak bu hususta bir risale yazmış ve söylenenlerin tümünü yalanlayıp bu rivayetlerin hepsinin zındıkların uydurması olduğunu söylemiştir. [23] Üstat Muhammed Heykel bu efsane hakkında detaylı bir araştırmada bulunmuş ve açık bir dille bu efsanenin yalan ve çelişkilerle dolu olduğunu ispatlamıştır. [24]

Bu uydurma hikâyenin baştan sona bir yalan ve çelişki yumağı olduğunu ispatlamaya çalışmak bile gerekmez; çünkü her okuyucu biraz dikkat ederse olayın iç yüzünü ve gerçek amacını rahatlıkla anlayabilir. İlginç olan ise bu hikâyeyi uyduranların çok amatörce hareket etmiş olmasıdır, çünkü sure şu şekilde başlamaktadır:

“Battığı zaman yıldıza andolsun; arkadaşınız (Muhammed) sapmamış ve azmamıştır, kendiliğinden konuşmaz da, şüphesiz o Ona indirilen vahiyden başka değildir ve güçlü olan Ona öğretti…”[25] Bu ayetler Peygamber’in yanlış ve kendi isteğine göre konuşmasının mümkün olmadığını vurgulamaktadır, ayrıca Peygamber’in tüm söylediklerinin vahiy olduğu buyrulmuştur.

“Kur’an ancak kendisine indirilen vahiyden başka değildir.” Eğer şeytanın Resulullah’a telkinde bulunabileceği kabul edilirse, bu Allah’ın sözünün inkâr edilmesi demektir. Şeytan hiçbir zaman Allah’ın istediğine karşı galip gelemez. “Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” [26]

“Allah, Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, azizdir.” [27] Aziz, başkasının hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ona galip gelemeyeceği kimseye denir, zayıf olan İblis nasıl olur da güçlü olan Allah’a galip gelebilir?

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda şeytanın inanan müminlere galip gelemeyeceği ve onları kandırmasının mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır, yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnızca Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktur.” [28]

“Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır.”[29] Şeytanın kendisi şöyle diyor: “Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz.” [30]

Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi, şeytan hiçbir zaman Peygamber efendimize galip gelemez, nasıl olur da iblis gibi zavallı, güçsüz biri yaratılmışların en üstününü yenebilir? Ayrıca bizzat yüce Allah’ın kendisi Kur’an’ı koruyacağı güvencesini vermiştir.

“Hiç şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik ve Onun koruyucusu da elbette biziz.”[31]

“Ona ne önden ve ne de ardından batıl yaklaşamaz. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.” [32]

Bu ayetler Kur’an-ı Kerim’in zaman içerisinde oluşacak her türlü değiştirme, bozma, tahrif ve çalkantılardan korunacağını bildirmektedir. Hiç kimse hiçbir zaman Kur’an üzerinde ne bir ekleme ve ne de bir eksiltme yapamaz, peki nasıl oluyor da şeytan, Kur’an’ın indiği anda müdahalede bulunup, ekleme yapabilir? Diğer taraftan, tüm Müslümanların kabul ettiği kesin inançlardan biri de; peygamberlerin vahyi alma, anlama ve aktarma aşamalarında masum oldukları ve hiçbir şekilde hata yapmadıklarıdır. Peygamber (s.a.a) yüce Yaratıcının özel lütuf ve inayetine mazhardır:

“Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin.”[33]

Allah hiçbir zaman onu kendi haline bırakmamıştır, yardımını ondan esirgememiştir ve şeytanlara yenilmesine izin vermemiştir.

Öte yandan Hz. Resulullah (s.a.a) bir Arap’tı ve Arapçayı en güzel/fasih şekilde anlayan-konuşandır. Kelime ve cümleler arası ilişki, bağ ve uyuma herkesten daha fazla vakıf idi. Peygamber’in şirk içerikli cümleler ile daha sonra gelen aşağıdaki ayetler arasındaki farkı idrak edemediğini söylemek çok mantıksızcadır. İddia edilen şeytanî cümlelerin peşi sıra şu ilâhî ayetleri okumaktayız:

“Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.” [34]

Bu ayette müşriklere hitaben; putları hakkındaki inançlarının esassız olduğu, bir zan ve kuruntudan öteye gitmediği belirtilirken, nasıl oluyor da bundan önce telkin edildiği söylenen cümlelerde putlar övülüyor, onların şefaatinden bahsediliyor ve Peygamber bu çelişkiyi fark edemiyor? Surenin sonuna kadarki ayetlerde işlenen ana tema, Kureyş’in inanç ve düşüncelerinin yerilmesi, eleştirilmesi ve önemsiz nitelendirilmesidir. Böylece her akıllı ve olaya ön yargısız yaklaşan herkes bu uydurmaların ne kadar açık bir yalan olduğunu anlamıştır.

Ehli hadis, yukarıda bahsettiğimiz garanik efsanesini doğru kabul etmişlerdir ve onlara göre bu olayı onaylayan iki de ayet bulunmaktadır, hâlbuki o iki ayetin bu olayla yakından uzaktan hiçbir alâkası bulunmamaktadır. Şimdi bu ayetleri inceleyelim:

1- “Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder.” [35]

Aslında bu ayet şu gerçekleri bizlere anlatma gayesindedir: Her şeriat sahibi tüm çalışmalarının istenilen sonucu vermesini, istek ve hedeflerinin gerçekleşmesini, tevhit bayrağının dalgalanıp, kelimetullahın yeryüzünde hâkim olmasını arzular. Elbette şeytan bu yüce hedeflerin gerçekleşmesini engellemek için sürekli bir telâş ve çaba içerisindedir. “Şeytan onun bu temennisine vesvese vermek ister.”[36] Fakat “Şüphe yok ki, Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”[37] Ayrıca, “Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” [38]

Demek ki; şeytan bu yolda her ne kadar telkinde bulunur, çaba gösterir ve engel teşkil etmeye çalışırsa çalışsın sonunda yüce Allah onun tüm çalışmalarını boşa çıkarır. “Bilakis biz, hakkı batılın tepesine bindiririz de o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki, batıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!” [39] Şeytanın tüm çabaları kum misali Hakk dalgası karşısında savrulup, dağılmaya mahkûmdur. “Ama Allah, şeytanın karıştırdığını giderir ve Allah, ayetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hâkimdir.” [40]

2- “Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi ve eğer Biz seni tesbit etmemiş olsa idik, az kaldı onlara biraz meyil edecek idin. Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.” [41]

Bu tesbit ayeti, (Ehl-i hadisin düşündüğünün aksine) Peygamber’in ismet makamını ispatlamaktadır. Eğer peygamberlerin “ismet makamı” yani Allah’ın özel lütuf ve teveccühü olmasaydı karamsar ve kötü düşünceli insanlara eğilimi söz konusu olabilirdi. Kendi kötü hedefleri doğrultusunda gerekli ortamı hazırlamasında, tağutiler öylesine geniş bir güç ve nüfuza sahiptirler ki, en özel insanların dahi bu gücün etkisinde kalması ve onlara eğilim göstermesi mümkündür. Salih kulları şeytanın vesvese ve hilelerinden kurtarıp, güvencede tutan ancak onları kuşatmış olan özel ilâhî lütuflardır. İşte tesbit ayeti de böyle bir kayma ve eğilimin olmadığını açıkça beyan etmektedir.

Muhammed Hüseyin Heykel diyor ki: “Bu hususta tesbit ayetini delil olarak getirmek, tam tersi bir sonucu peşi sıra getirecektir; zira ayet sapmanın oluştuğundan söz etmemektedir bilakis Peygamber’in sebatı ve onun ilâhî teveccühe mazhariyetini vurgulamaktadır. Bahsi geçen temenna (Hacc,52) ayetinin ise garanik yalanı ile hiçbir bağlantısı yoktur.” [42]

 



[1]     Tefsir-i Ayaşi, c. 1,s.388.

[2]     Tabegat-ı İbn Sa’d, c. 1,s.131.

[3]     Siyre-i İbn Hişam, c. 1,s.254. Sahih-i Buhari, c. 1,s.3.

[4]     Hayat-u Muhammed, Dr. Heykel, s. 95- 96. Sahih-i Muslim, c. 1,s.99. Sahih-i Buhari, c. 1,s.3. Tarih-i Taberi, c. 2,s.298.

[5]     Kadı İyaz, Endülüs’ün büyük bilginlerindendir. İbn Hallekan biyografi kitabında onun hakkında şöyle diyor, zamanında hadis, hadis ilimleri, nahiv, sarf, Arap dili ve lügatı, Arapların tarihi ve savaşları ile biyografi sahasında yetkin bir otorite idi. Çok faydalı eserler kendisinden geride bırakmıştır. (Vefayat-ul Ayan, c. 3, s. 483, Sayı. 511)

[6]     Enam,115. Şerh-i Mele-i A’ala, c. 2,s.563.

[7]     Mecmaü’l-Beyan, c. 10,s.384.

[8]     Taha, 11- 14.

[9]     Neml, 10.

[10]    En’am, 75.

[11]    Nehc’ül Belağa, Kasia hutbesi.

[12]    Siyre-i ibni İshak, s. 123. Tabakat-ı İbn Sa’d, c.1,s.130.

[13]    Siyer-i Halebîye, c. 1,s.250.

[14]    İbn Hacer Askalani, el-İsabe fi Marifet’is Sahabe, c. 3,s.633.

[15]    Necm, 1- 20.

[16]    Arapça çoğul bir kavram olan garanikin tekili “gurnuk” ve “girnik”tir, bir çeşit boynu uzun su kuşu (kuğu gibi) yahut bedeni beyaz ve güzel genç anlamına gelmektedir.

[17]    Eğer Cebrail’in akşamüstü Peygamber’e gelip, şeytanın telkini hususunda kendisini uyardığını doğru kabul etsek bile, o zamanın ulaşım ve iletişim araçlarıyla bir gün gibi kısa bir zaman zarfında bu haberin Habeşistan’da bulunan muhacir Müslümanlara ulaşması nasıl mümkün olabilir? Bu hikâyenin uydurma ve saptırma amaçlı olduğu buradan anlaşılmaktadır.

[18]    İsra, 73- 75.

[19]    Hacc,52

[20]    Taberi Tefsiri, c. 17,s. 131- 134. Tarih-i Taberi, c. 2,s. 75. Sire-i İbn İshak, c. 1, s. 178- 179. er- Revdu’l-Unuf, c. 2, s. 126. Celâlettin Suyuti, Durru’l-Mensur, c. 4, s. 194 ve 366- 368. İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bari fi Şerh-i Sahih-il Buhari, c. 8, s. 333.

[21]    Risaletu’ş-Şifa, c. 2, s. 117.

[22]    Fethu’l-Bari c. 8, s. 333.

[23]    Tefsir- i Kebir, Razi, c. 23, s. 50.

[24]    Muhammed’in (s.a.a) Hayatı, s. 124- 129

[25]    Necm, 1- 5.

[26]    Nisa, 76.

[27]    Mücadele, 21.

[28]    Nahl, 99.

[29]    İsra, 65.

[30]    İbrahim, 22.

[31]    Hicr, 9.

[32]    Fussilet, 42.

[33]    Tur, 48.

[34]    Necm, 23.

[35]    Hacc, 52.

[36]    Hacc, 52.

[37]    Mücadele, 21.

[38]    Nisa, 76.

[39]    Enbiya, 18.

[40]    Hacc, 52.

[41]    İsra, 73- 75.

[42]    Hayat-u Muhammed, s. 124.